Nurkan Renda Röportajı

12 Aralık 2007 - 1:05am
12 Ara

Nurkan Renda ile ilgili bilmek isteyeceğiniz birçok ayrıntıyı aşağıdaki röportajda bulacaksınız.. Beraber çalıştığı isimlerden sadece birkaçı; Demir Demirkan, Sertab Erener, Ozan Çolakoğlu, Can Şengün, Nil Karaibrahimgil, Burcu Güneş, Nazan Öncel, Tarkan, İzel, Aykut Gürel, İskender Paydaş'tır..

Günümüzün çok değerli gitaristlerinden Nurkan Renda'nın evine konuk oldum, gayet keyifli ve eğlenceli bir röportaj gerçekleştirdik... buyrun muhabbete..

Y : Yusuf Y.
N : Nurkan Renda

Y: Nurkan Renda kimdir? Müziğe nasıl başlamıştır?

N: 1975’te Ankara’da doğdum. Kimyacı bir anne ve babanın çocuğuyum. Annem oldum olası müzikle çok alakalı bir insan olmuştur. Abim de “kaliteli” müzik dinleyicisi bir kişidir.

Haliyle, böylesi bir aile ortamının içerisinde müzikten kopuk olmak imkansızdı benim için. ’81 senesinde, Yükseliş Koleji’ne girdim. Gariptir, okulda piyano dersi alma imkanım oldu. Blokflüt çaldırırlar ya millete, onun yanında isterseniz piyano dersi de alabiliyordunuz o yıllarda. Aile dostumuz olan Kemal Eroğlu’nun müzik dersanesine de sıkça gidiyordum annemle beraber. Piyano baya bir sarmıştı etrafımı diyebilirim.

Gel zaman git zaman, piyanoya olan ilgim zayıfladı, gitara olan ilgim arttı. 10-11 yaşlarında, Dire Straits-Alchemy konser albümünün videosunu izlediğimde, Mark Knopfler’dan çok etkilenmiştim mesela. 86’da Kemal Eroğlu müzik dersansesi’nde klasik gitar dersi almaya başladım. 15 yaş civarı, dersanedeki arkadaşlarla bir grup kurmaya karar verdik. Cenk (Eroğlu) ile o dönemlerde çalışmaya başladım. Daha doğrusu Cenk’i yakından izlemeye başladım. Grup kurunca, içimizdeki ateş bizi rock çalmaya sevketti ve ben de elektrik gitar ile buluşmuş oldum. Bizim grubu Cenk çalıştırıyordu, Kemal amca da gürültüden şikayetçi oluyordu. (Gülüşmeler…)

Y: Ne gibi şeyler çalardınız?

N: Aslında pek önemli şeyler değildi, kendi uydurduğumuz şeyleri çalıyorduk..
(Gülüşmeler…)

Y: Sonra nasıl devam etti?

N: Ailemin imkanlarını zorladım cidden. Enstruman ve ekipman edinmek adına. ‘87’de isimsiz bir Strat kopyası aldırdım zorla, ‘89’da ilk ciddi gitarımı aldı annem bana sağolsun. Hala çok severek çaldığım bir Charvel model 4 idi o da. Kendi imkanlarımı da zorladım. Mesela üzerinde gain kontrolü olmayan 15 watt’lık amfinin sesini sonuna kadar açıp, bir ufak drive duymaya çalışıyordum filan. Iron Maiden-Live After Death konser albümüne takmıştım kafayı o zamanlar. Ben ve bütün apartman o albümü ezberledi o dönem. Komşuları sen hesap et...

Grubumuzla beraber, prova stüdyolarında sürüne sürüne kendi işimizi çalalım diye deli oluyorduk ve Ankara’da olmak en büyük şansımızdı. Ankara her zaman farklı olmuştur konu kültür-sanat-müzik olunca. Hiç unutmam, bir yılbaşı günü Yüksel Caddesi’nde, kar altında, insanlara sıcak şarap eşliğinde kendi şarkılarımızı çalabilmiştik. Kimse de “N’apıyonuz kardeşim siz burada” demedi bize.

Y: O dönemde nota-tab bulmak zordu sanırım.

N: Vardı muhakkak bir yerlerde ama benim haberim yoktu. Taklit ediyordum dinlediklerimi.

Y: Şu an müzik piyasasında şarkıları, soloları harfi harfine çalabilen gitaristler var ama iş doğaçlamaya veya üretmeye gelince çoğunda bir tökezleme durumu mevcut. Ezbere alışmış kimilerinin kulakları. Yanılıyor muyum?

N: Evet, teknik olaylara gireriz birazdan... Müzik kültür işi. Her dönem birilerine hayran olunur ama yaş ilerledikçe kişinin zevki değişime uğruyor. Iron Maiden dinliyorsun mesela, kulağın o sese alışıyor, sonra Journey dinlemeye başlıyorsun. E, diyorsun ki, Neal Schon kim? Başlıyorsun takibe. İnternet yok, mp3 yok. Gez plakçıları, doldurt kasetleri. Vinnie Moore en son ne yapmış, Gary Moore’un son albümü neymiş, Anthrax nasıl bir şeymiş vs... Gerçekten takip etmek gerekiyordu o zaman. Radyo dinlediğin zaman o yıllarda, Al DiMeola, Jean LucPonty, Pat Metheny, Chick Corea, Bob James, Al Jarreau, George Benson, Deep Purple, Alan Parson’s Project, Pink Floyd gibi bir sürü müzik olayından haberin oluyordu. 11 yaşında bir çocuk için bulunmaz bir hazine idi bu. Ya da gidiyordum kasetçiye, alıyordum haftada bir Deep Purple albümü. Abim kaydediyordu radyodan programları. Hala durur o arşiv. Akla hayale gelmeyecek albümler var o arşivde. Aykut Sporel, Yavuz Aydar ve Sebla Özveren gibi radyocuları da muhakkak anmak lazım bu arada.

Neyse lise ve ergenlik yılları böyle geçip gidiyordu işte. Dinleyecek ve öğrenecek çok şey vardı. Lisede de bir grup kurmuştuk. Milliyet yarışmalarına katıldık, turnelere o yıllarda başlamıştık yani. O dönemlerde Erkan Oban (Dede) ile tanıştım ve stüdyo müzisyenliği kariyerim başlamış oldu. Dede, Türkiye müzik hayatında çok enteresan bir figürdü. Bir çok insanı, müzik anlayışı ile ve bas çalışıyla hayli etkilemiş bir müzisyendi. Sayesinde, Alpay, Tolga Çandar, Yaşar Kurt gibi isimlerin albümlerinde yer aldım. Hayatta ilk demomu da o kaydetti mesela. Çok şey paylaştı benimle, bilgisini ve tecrübesini hiç esirgemedi. Çok büyük desteği oldu. Bir çok ilk’e de vesile olmuştur hayatımda. Mesela Tolga abi’nin (Çandar) “Sen Türkülerdesin” albümünde “Rodos Semahı” diye bir parça vardır. Gibson Les Paul denen gitara ilk defa elimi değmiştim. İlginç bir tecrübe idi. “Gitardan gitara fark varmış demek” dedim kendi kendime. (Yaş 21, Gibson kim, ben kim?)... Aynı albümdeki “Haydar Haydar” düzenlemesindeki akustik gitar kaydı da enteresandır zira akor “basmak” bir yana, bir düzenleme içerisinde akustik gitarın görevi nedir o kayıt sırasında anladım. Benden fersah fersah iyi bir gitarist bulabilirdi ama inat etti ve bana çaldırdı. Bence iyi etti. Umarım kendisi de, Tolga abi de benim düşüncelerimi paylaşıyordur.

Neyse, Dede ile tanışıklığım, lise ve o “kabus” sınavın kesiştiği zamanlardı. Geldi çattı ÖSS-ÖYS. Lisede MF okumuştum ama sayılarla alakam gittikçe zayıfladı. Erken yaşlarda maruz kaldığım bilgisayar oyunları…

Y: (Söze girerek) Amiga 500 mü?

N: Hayır…(gülüşmeler) Commodore 64’üm vardı o zamanlar...

Sınav’da tercihlerimi dil bölümleri üzerine kullandım. Ailem kimya ile ilgilensem memnun olurdu belki ama dediğim gibi sayılara olan ilgim azalmıştı bir şekilde. İyi de bir öğrenciydim lise’de gerçi.

Bilkent İngiliz dilini kazandım sonra gittim Bilkent Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nin (MSSF), klasik gitar dalında açtığı yetenek sınavına girdim ve kabul edildim. Güzel bir gündü benim için.

Y: O zamanlar elektrik gitar ile ilişkin ne boyuttaydı?

N: Bar programları yapıyordum. Müzik yapmak bir tutku halini almıştı. O yıllarda etrafımda pek adam yoktu yaptığımız işi kaldırabilecek. Dört kişilik bir grubumuz vardı. Ben altyapıları yazıyordum klavyelere (2 adet Korg 01w kullanıyorduk), ben gitar çalıp şarkı söylüyordum (Charvel ve Digitech RP-1 kullanıyordum), klavyede bir arkadaş duruyordu, bir bay, bir de bayan solistimiz vardı. Her gece çalıyorduk muhtelif mekanlarda.Okulu da devam ettiriyordum aynı zamanda. Zorlanıyordum tabii ama “gerçek” bir sahnede “gerçek” insanlara müzik yapmak bana çok şey kattı. Ödülünü de aldım bu çalışmamın.

Bir gece, “Time-Out” diye bir mekanda çalarken –ki orası sürekli çaldığımız bir yerdi- peçete geldi sahneye, “Shine On You Crazy Diamond çalar mısınız lütfen?” diye. O da harika bir andı benim için. Tanıdık da yoktu mekanda, sabahın 4’ünde. Altyapısı da hazırdı, ben de çaldım.

Y: O dönemden hocalarınız varmıydı aklınızda kalan?

N: Okula girdiğimde, Ireneusz Strachocki ile çalışmaya başladım. Polonyalıdır kendisi.
İlk gitar dersim bir karabasandı. Bana sorsan 8 yıldır gitar çalıyor ve her şeyi biliyordum hesapta. Tosladık duvara. 45 dakika bir insanın hayatını bu kadar etkileyebilir.

Dedim ki: Oğlum, dünyadan haberin yokmuş.

Böyle bir “ders” aldıktan sonra, işin derinliklerine inmeye başladım. İreneuzs ayrıldıktan sonra, Kağan Korad ile çalışmaya devam ettim. Bu arada çok iyi hocalarım oldu Bilkent’te. Müzik tarihi, solfej, armoni, form, oda müziği, koro gibi konularda iyi bir eğitim aldım.

Y: İstanbul’a nasıl geldin?

N: 98’de mezun oldum, 99’da İTÜ MİAM’da tonmaisterlik eğitimine başladım.

Y: Kendi çapında ilk kayıtlarına ne zaman başlamıştın?

N: 92 yılında Korg T3 diye bir Workstation klavyem vardı. 8 kanal sequencer’ı vardı. Altyapıları onda yazardım, sonra Zoom 9001 efekt prosesörüm vardı, mix inputu vardı klavyeyi takıyordum ona, oradan takınca klavye efektten geçmiyordu, diğer input’a da gitarımı takıyordum öyle kayıtlar yapıyordum. Çift kaset çalarlı Sharp teybime kaydediyordum. O zamanlar bir şeyler kaydetmek için deli oluyordum.

Y: Konservatuar’da kayıt imkanlarınız var mıydı?

N: Bilkent’te yoktu ama MİAM’da vardı elbet.

Y: MİAM’dan bahseder misin biraz?

N: MİAM Türkiye’de türünün ilk örneği. Müzik teknolojisi alanında eğitim veren ilk resmi kurum. Hem harika bir stüdyosu var hem de çok değerli eğitmenlere sahip. Benim çalıştığım dönemde Pieter Snapper, Ken Walitsky ve Paul Whitehead sayesinde bir “aydınlanma” dönemi yaşadım diyebilirim. Özellikle modern müzik hakkında çok şey öğrendim.
Bir buçuk yıl tonmaister’lik çalıştım fakat yine sayılar pratiğin önüne geçmeye başladı zira temel ses fiziği öğrenilmesi gereken konular arasındaydı. Tam sayılar canımı sıkarken, Bilkent’ten arkadaşım olan Soner EGESEL, MİAM’da klasik gitar dersleri vermeye başladı, aklımı çeldi ve tonmaisterlik bölümünden, gitar bölümüne yumuşak bir geçiş yaptım. Master eğitimime klasik gitar ile devam ettim ve bu dalda güzel bir resital verip mezun oldum.

Y: Okul sürerken başka müzikal aktivitelerde bulunuyor muydun?

N: Evet. İstanbul’a geldiğimde, Ankara’dan tanıdığım değerli, yetenekli davulcu-perküsyoncu Erhan Seçkin, Demir (Demirkan) ile tanışmamı sağladı. Demir ile çok kısa sürede kaynaşıp anlaştık ve beraber çalışmaya başladık. Sahnede ve stüdyoda bir çok şey paylaştık. Yine o dönemde Sertab’ın (Erener) “Turuncu” albümünde beraber çalıştık. Sertab beni Ozan ÇOLAKOĞLU ile tanıştırdı ve Nil’in (Karaibrahimgil) ilk albümü için kayda girdik. Çok çok değerli iki dost daha edinmiş oldum. Hala Nil ile mutlu mesut çaldığımız bir grubumuz var.

Y: Master bittikten sonra neler yaptın?

N: Klasik Gitar dalında doktora programına başladım. Bundan kısa bir süre sonra da Gülden GÖKŞEN’in ilk albümü için kolları sıvadım.

Y: Yanılmıyorsam ilk prodüktörlük deneyimindi değil mi?

N: Evet. Her açıdan çok keyifli bir proje idi. Hazırlık safhası uzun sürdü tabii. Gülden gibi üstün yetenekli bir müzisyenin müzik dilini çözmek pek de kolay olmadı benim için. Sponsor bulmak da kolay olmadı ama kararlı tavrımız meyvesini verdi ve Serdar ERENER’in eşsiz desteği ile, albümü en iyi şekilde kaydedip, yayınlamayı başardık.
Volkan ÖKTEM (Davul), Eylem PELİT (Bas), Mert TOPEL (Synth, Synth Programlama), Göksun ÇAVDAR (Soprano Sax), Eyüp HAMİŞ (Ney), Mehmet AKATAY (Perküsyon), Özer ÖZEL (Yaylı Tanbur) gibi müzisyenler ile beraber, İMAJ stüdyolarında 50 gün süren bir kayıt serüvenimiz oldu. Tonmeisterimiz Ulaş AĞCE, asistan tonmaisterimiz ise Hasan ŞAKACI idi. Hayli sorunsuz geçen bir kayıt süreci idi. Albümün mastering’i, Londra Metropolis Mastering Stüdyosu’nda, Miles SHOWELL tarafından yapıldı. Türkiye’de Alamet-i Farika etiketiyle yayınlandı.

Y: Okul ne oldu bu arada.

N: Öğrencilik bir miktar zul olmaya başlamıştı bana. Askerlik de iyice kafa kurcalamaya başlamıştı açıkçası çünkü yaş ilerledikçe zorlaşıyor bu görevi ifa etmek. Bu ve benzeri birkaç sebep üst üste gelince doktora programını bıraktım.
Müzik alanında eğitim’in önemine inanan bir kişiyim. Yine tesadüfler neticesinde, Yamaha ile bir bağlantı kurmamın neticesinde, gitar ve müzik prodüksiyonu konusunda seminerler yapmaya başladım. Sponsorum Yamaha ve bolca da yapacağım bu seminerlerden.

Y: Peki, şimdiki sorum ise daha geniş kapsamı bir soru olacak. Bildiğimiz gibi Sertab Erener, Demir Demirkan, Nazan Öncel, Tarkan, İzel, Burcu Güneş, Aykut Gürel, İskender Paydaş, Can Şengün, Ozan Çolakoğlu, Gülden Gökşen, Nil Karaibrahimgil gibi sanatçılarla çalıştın.. Halen devam eden bu süreçin sana ne gibi katkıları oldu, neler kazandın, tecrübelerin nelerdir?
N: Gitar çalışıma çok faydası oldu bu çalışmaların. Tek tarza saplanmak yerine, daha esnek bir müzisyen yaptı beni bu işler. Oldum olası versatil bir müzisyendim ve bu yönüm iyice perçinlenmiş oldu. Müzik ve müzik türleri adına asla tutucu bir insan olmadım.
E, çevremi iyice tanıdım, genişlettim, bir de anlatacak bir sürü hikaye biriktirdim tabii.

Y: Türkiye piyasasında yapılan işleri ne derece tatminkar buluyorsun, rock, pop ve diğer kulvarlarda kimi zaman kötü işler de çıkmasına rağmen bunlar büyük bir iştahla pazarlanmaya çalışıyor, tarzları bir kenara koyup olaya iyi müzik olarak bakarsak yapılan işler hakkındaki görüşlerin nelerdir? Nelerden memnunsun, nelerden şikayetçisin?

N: Ben hiç bir şeyden şikayetçi değilim.
Ne yaptığın değil “nasıl” yaptığın önemli. Ben mesela Gülden’in albümünde çok özen gösterdim, o özeni gösterince pırıl pırıl bir hadise çıktı ortaya. Herşeyin dinleyicisi ayrı, müziği tabii ki kategorize edebilirsin. Biri Tatlıses dinler, biri Schtokhausen dinler, bunun orta çizgisi yoktur beğeni kategorize edilemez lakin estetik tektir.

Ben bir müzik eseri dinlediğim zaman onun ne kadar özenilerek, ne kadar içten gelerek yapıldığını duyabiliyorum. Güzel çalınmış bir Beethoven triple concerto ile güzel çalınmış bir Metallica konseri arasında hiç fark yok bence.

Türkiye’de rock alanında olan biten her şeyden çok memnunum ve umutluyum. Teknolojinin katettiği yol ve insanların ilgisi ve merakı, yıllardır şikayet ettiğimiz “Dünya ile aramızdaki fark” mefhumunu yok etti. İşi bilen adam gayet dinlenebilir ürünler ortaya çıkartabiliyor.

Y: Şimdi de ekipman kısmına dönelim, stüdyoda ve sahnede kullandığın gitarlar, ekipmanlar nelerdir?

N: Çeşitli türlere hitap eden gitarlarım var. Yamaha AESFG, Yamaha SG700s, Charvel mod.4, Fender ’79 Strat kullandığım elektrik gitarlar. Yamaha CPX-15EA akustik gitar kullanıyorum. Yamaha TRB 1006 bas gitar var. Carlos Salmone yapımı bir konser gitarım da mevcut.

Amfi tercihim, ENGL Sovereign 120 combo. Sahne set-up’ım çok basit. Boss CE-1 Chorus, Boss DD-5 delay, Morley Bad Horsie Wah ve Morley A-B splitter kullanıyorum. Drive için ek bir ünite kullanmıyorum zira amfi yeterli oluyor bana bu konuda.

Kayıt yaparken, pratik olmak gerektiğinde software yardımıma koşuyor. Gittiğim stüdyolarda Guitar-Rig, Amp-Farm ve benzeri programlar kullanıyorum. Evde ise yine bu software’ler ve bunların yanı sıra Line6 firmasının ilk çıkan POD modeli ve POD xtLive gibi cihazlar işimi görüyor.

Y: Türkiye’de bir çok kaliteli müzisyen ve işini hakkıyla yapan sanatçı var fakat dönüp baktığımızda kısıtlı bir alanda kalmış çoğu, bunlara ne kadar değer veriliyor, piyasada bir eksiklik mi var? Sen bir müzik dinleycisi olarak dünya’ya açılamamamızı neye bağlıyorsun?

N: Piyasada hiç birşey eksik değil. Aslında birey ile alakalı bir durum. Ben şimdi elimden gelen tüm çabayı ortaya koymazsam, bir şeyleri zorlamazsam, çok gayret etmezsem kim beni tanır? Bilet almadan ikramiye çıkmaz, bilet alacaksın ki ikramiye çıksın.

Y: Daha çok prodüksiyon ile mi alakalı?

N: Hayır. Ben Yamaha ile anlaşmalıyım mesela, giderim Yamaha kanalı ile Almanya’da workshop yaparım. Söyleyecek sözüm varsa bulurum bir kanal.

Önce müzik öğreneceksin, dünyayı algılayacaksın sonra yürüyeceksin. Aydın Esen Japon mu mesela ya da Fazıl Say İrlandalı mı?

“Ben biliyorum Erkan OĞUR’u çok zevk alıyorum onun müziğinden ama neden daha çok insan bilmiyor?” diye soruyorsun mesela. Sen Erkan OĞUR dinlersin, karşındaki o gün Justin Timberlake modundadır. Seslendiğin kesimde ilgi görecek, o toplumdaki ortak algıya hitap edecek bir formül icad edeceksin veya seni dinleyen kitlenin, yaptığın işten zevk almasını umacaksın. Sorduğun sorudan hareketle, o kitle de dünya. Bu konuda ümitsiz değilim. Her ürünün alıcısı muhakkak vardır.

Y: Dinleyci sanatçı ilişkisine nasıl bakıyorsun?

N: Para verip konserime geliyorsun beni dinlemeye, izlemeye; gözünü bir buçuk saat boyunca benden ayıramayacaksın. Benim maksadım bunu sağlamak. Klasik müzik çalarken öğrendim bunu. Bilkent’te bir öğrenci konseri’nde Bach çaldım mesela, tanımadığım öğrenci velileri gelip benim elimi sıktı. Çok mu iyi çaldım? Hayır. Fakat, belli ki, o odadaki insanların bir yerleri titredi ki, beğenilerini ifade etmek istediler.

Y: Kendi açımdan 70’ler ve 80’ler deki rock müzik grupları gibi kaliteli grupların günümüzde çok nadir çıktığını düşünüyorum. Sence?

N: Bir gelenek sürdürülüyor bence. Audioslave, VelvetRevolver, Rammstein ilk aklıma gelenler. İyi işin alıcısı her zaman olacaktır. İstanbul’da 100 grup varsa Londra’da 1000 grup vardır mesela emin ol. Bu da bu işin ölmediği manasına geliyor.

Y: Nurkan project’ten bahseder misin bize biraz? Planların nelerdir?

N: Enstrumental bir albüm yazmayı düşünüyorum. Bir takım malzeme var elimde. Bu kış bir miktar yol katederim umarım.

Y: Gitar dersleri veriyor musun?

N: Evet.. müziği anlatmaya öğretmeye çalışıyorum.

Y: Müzik yapmak için müziği bilmek ne kadar önemli? Nota bilmeyen bir gitarist nerelerde eksik kalır?

N: Bir kere benimle haberleşemezsin ki nota okumuyorsan. Birbirimize oraya “bas” şuraya “bas” diye dert anlatmak için çırpınıp dururuz. Hangisi daha doğru sence?

Bizden akıllı papazlar varmış eskiden. Nota yazsını icat etmişler. O yazıyı öğreniversen 2 haftada, ortada sorun kalmayacak. Aksi takdirde, “abi bas parmağını 11. perdeye, öbürünü 13’e, hah şimdi de işaret parmağını 7. perdeye dokundur” diye diye ömür geçer.

Gitar da özel bir yere sahip bu konuda. İlk seminerimde sordum: Kaç kişi gitarist burada? diye, herkes el kaldırdı. Kaç kişi nota okuyor? Dedim, kimse el kaldırmadı.

Bu seminer bir keman semineri olsaydı, katılımcıların %98’i “nota okuyor musun?” sorusuna “evet” cevabı verirdi eminim.

İnsanlarda bir nevi korku hakim bu nota hadisesine dair ama hayli lüzumsuz bir korku olduğunu ifade etmeliyim. Bilmek, bilmemekten iyidir.

Y: Son dönemde sana heyecan veren, beğediğin müzisyenler kimlerdir?

N: Pat Metheny, Alan Parsons Project, Pink Floyd, Chick Korea, Stravinsky, Bach ve daha birçoğu...

Y: Birkaç isim soracağım şimdi, bir kaç cümle ile düşüncelerini almak istiyorum,

N: Tamam.

Y: Erdem Sökmen?
N: Bayılırım.

Y: İsmail Soyberk?
N: Çok severim.

Y: Bora Uslusoy?
N: Süper bir adam, çok saygı duyarım.

Y: Duman?
N: Seviyorum.

Y: Kurban?
N: Çok beğenirim, Deniz ve Kerem’e hastayım, Burak süper adam.

Y: Demir Demirkan?
N: Grup arkadaşım. Çok beğenirim.

Y: Pentagram?
N: Pentagram çok güzel, Tarkan dünya iyisi bir adam, akıllı ve attığını onikiden vuran bir adam.

Y: Satriani?
N: Çok saygı duyarım, 50 yaşında ve kamyon gibi devam ediyor halen.

Y: Malmsteen?
N: Malmsteen’e bayılırım.

Y: Steve Vai
N: İleri müzisyen.

Y: Müzik ile ilgilenen ve gitar çalanlara neleri önerirsin?

N: Önce nota öğrensinler. Müziğin tarihi ile de bir miktar alakadar olmak lazım. Yaptığın işin geçmişini bilmek her zaman yol gösterici olur o işi çalışan kişi için. Burada Malmsteen’in doğum tarihinden veya Steve’in kot bedeninden bahsetmiyorum tabii. Ne zaman birine önersem Vivaldi çal veya Bach çal diye, aldığım cevap “abi onlar eski” oluyor. Bu bir fıkra aslında, gerçek olmamalı diye düşünüyorum ama maalesef durum bu.

Fizik öğrenmeye başladın diyelim. Sana Arşimet’ten bahsettiklerinde, “O çok eski onun yaptıklarını ben yapmam abi” demezsin değil mi? Müzik de farklı bir konu değil. Bir hadisenin neyin üzerinde yükseldiğini, temellerini bilmek lazım. Yoksa şüphe ile geçen ve hiç yanıtlanamayacak sorularla dolu bir müzik kariyeriniz olur. Ha, jet hızında gitar çalmak her zaman mümkün tabii. Ona itirazım yok.

Y: Son sözlerini alalım …

N: Türkiye’de şöyle bir durum var, benim adım Michael veya Steve olsaydı kısa zamanda daha fazla irtifa kaydederdim, bunu adım gibi biliyorum. Ülkem insanı der ki uzun zamandır:

“Kardeşim, Chick Corea yapmış cazın alasını, ben neden dinleyeyim ki x Türk sanatçısının yaptığı caz albümünü” vs.

Bu anlayış damarlarımıza sirayet etmiş durumda. Hadi adın John değil, Stewart değil, Mehmet mesela. De ki: “Ben Hollanda’dan geldim, orada master yaptım”. Direk baş tacı olursun. Bunu geçmemiz lazım artık. Her şeyimiz tam.

Müziğe meraklı insanlara tavsiyem, müzik öğrenmeleri olacaktır önce. Müzik öğrenmekten kastım ise, işin edebiyatı, tarihi, yazısı. Gerisi kendi kendine gelir. Bunda korkacak hiçbir şey yok.

Ne diyeyim, hepimize kolay gelsin.

phi hakkında